Büyüdükçe, kamudaki güç odaklarının, kamuoyunu yönlendiren gizli ellerin, belli makam mevkilerde yaşananların daha da farkına varabiliyor insan… Sonradan da olsa.

Küçükken öğütlenenler ya da hala anlatılanlar arasında pek fark yok, ama öğütleyenler aynı; “oğlum bu millet ne zaman zora düşse, elbet bir kurtarıcı yaratır kendine, elbet ruhunu temsil edecek biri çıkar ortaya, bu yüzyıllardır böyleydi ve böyle olmaya devam ediyor…”

Son günlerde yaşanan ve bu milletin gücünü her seferinde ortaya koymasını sağlayan olayları ilgiyle, merakla, umutla izliyorum. Gerçekten ama gerçekten dünyadaki bütün milletlerden bir farkımız olduğu ortada.

Bugüne kadar milletlerin varoluş mücadeleleri belli kavramlar üzerinden devam ediyordu, bu kavramları soyut ve somut olarak 2ye ayırabiliriz. Tüm bunların arasında biri var ki bugüne kadar hep, hep ve hep merkezde durandır, bizimle oyun oynayanların varlarıyla, yoklarıyla tek dertleri çekirdeğimize, kernelimize saldırmaktı başka birşey değil. Böyle olmaya da devam ediyor… Türk milletinin bir aile kavramı vardır ve bu yüzyıllardır kültürüyle, medeniyetiyle süregelmektedir, bu ruhun en önemli tohumları ile oynandığı ya da terkedildiği takdirde ortada ne aile kalır ne kültür ne de Türk… Eskiden olduğu gibi değil artık hiçbir şey, ailelerin çocukları ile aralarında sanki bir asırlık kültür, anlayış farkı mevcut, tabi bunu olumlu bir fark olarak nitelemiyorum. Bu fark tıpkı ekonomideki gibi açılmaya devam ederse fazla yolumuz yok gibi gidecek, tek endişem bu. Aileyi korumak kollamak, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, aile yemekleri, düzenli sosyal birliktelikler ve akrabaları ziyaret! Bol bol! Bol Bol!

Antonio Vivaldi… Hani 80s dinliyoruz ya, hani nostalji yapıyoruz… Bu başka birşey, bu başka bir zekâ, bu başka bir ilham… Çocuklara klasik müzik dinletmenin zekâyı geliştirdiğinden söz edilir; çocukların zekâsı yetişkin bir insanın zekâsından oldukça üstündür zaten ki çocuk o sırada müziği sadece duyarak dinler yani hissetmez, velhasıl kulak vermez… Yetişkin bir insan da kulak verse de o çocuğun duyduğu kadar hissedemez o ruhu zira bu sefer de zekâ ve algılama ile ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır :) Sadece biraz çocuklaşın.

Seneler, aylar, günler ve saatlere göre müzik tarzım değişiyor, hatta dakikalara göre bile zira hızlı ve değişken bir yaşamınız varsa (tabi işiniz dışında) dakikaları bırakın, saniyelerle bile senelerin tecrübesini yakalayabiliyorsunuz bazen… Keyfim yerinde, gururlu vakitlerdeysem bir başarının ardından Les Quatre Saisons’dan L’Hiver - Allegro inanılmazdır… Hastaysam, yorulduysam, ruhumun bir güce ihtiyacı varsa L’Été - Presto’dan iyisi bulunmaz… ve kendimi bir şef gibi hissediyorsam Concerto 2 Trompettes & Orchestre en Do Majeur - Allegro dur bütün olay… ve eğer üzgünsem, canım yandıysa Cordes en Sol mineur ile birlikte yine Les Quatre Sainson L’Hiver- Allegro beni dindirebilir…

Vivaldi ayrı bir dünyadır, uzaydadır belki de bu galakside bile değildir… Klasik müziği gerçekten seviyorsanız ya da bir zamanlar dinlemiştim tarzında yaklaşımlarınız mevcutsa hala Vivaldi aklınızı başınızdan alacaktır ancak onu çok ama çok iyi dinlemelisiniz, bir ilahi dinler gibi…

Bazen kasırgalar istiyorum, bazen fırtınaları özlüyorum, bazen dünya kavrulsun istiyorum tüm günahlarıyla birlikte, bazen hiç ütopya özlemiyle yaşamasam da “belki bir gün” diyorum… Ama tüm vahşiliği ile insanoğlu yakıp yıkmaya devam ediyor.

-Neden kasırga kötü olsun ki?

-Çocuklar mı ölecek?

-Zaten ölüyor… Bakınız Afrika, bakınız Filistin.

-İnsanlar mı ölecek?

-Lafı mı olur? Amerika’nın en iyi yaptığı iş.

-İnsanlar sokakta, açlık içinde, sefalet mi yaşayacaklar?

-Açıkcası ya dünya gündeminden haberiniz yok ya da fazla iyimsersiniz… Bakınız Mynmar, bakınız yine Afrika, bakınız Amerika sokakları, bakınız yeni yeni yeniden alevlenen Lübnan…

Çocuklar ölmeye, zengin daha zengin, fakir daha fakir olmaya ve bu açı da olabildiğince açılmaya devam ediyor, farkında değiliz ama bizim sonumuz bu açı; bu açının içinde kaybolup gideceğiz… hayır hayır ne komunist ideolojilerim mevcut ne sosyalistim ne de “halkların kardeşliği” narâları atacağım… Biraz daha önseziliyim, biraz daha hissederek yaşıyorum hepsi o.

Teknolojinin peydahladığı derin bir uyku sardı insalığı, artık uzaklar yakın, yakınlar uzak oldu… Bu kovalamacanın ortasında bazıları sayıklıyordu ama bu hiç bir zaman uyanabilmeleri için yeterli değildi.

Artık uzak hastahanelerin uzak hastaları, uzak üniversitelerin uzak öğrencileri, uzak şirketlerin uzak çalışanları, uzak sevgilerin uzak sevgilileri vardı… İletişim araçları insanları en büyük zaafından yakaladı. Bu üşengeçlik, bu tembellik öyle tatlı geliyordu ki, artık ne sevmeye zaman vardı, ne özlemeye… İş, ev arasında geçen yolculukar, en değerli, aynı zamanda en boş vakitler olmaya başladı, artık şehirler vardı ve onların milyonlarca karıncası. Zamanı elinde tutamayan ve bunu hiç bir zaman anlamayan insan, en çok zaman ayırması gereken şeyi unutmuştu. Oysa zaman var olduğu sürece özgürlükten söz etmek mümkün olmayacaktı. Tüm şehvetiyle özgürlük seçildi, bireyciliğin peşinden öyle hızlı koşuyorlardı ki, koyun sürüsünün hep birlikte uçuruma atlaması gibiydi bu. Zamanın varlığı, özgürlüğü her seferinde anlamsız kılıyor, zamanı daraltmaya, uzatmaya, hatta durdurmaya çalışan insanoğlunun artık farkında olamadığı sevginin bir zamanlar, bir yerlerde varolabileceğini kanıtlıyordu.

Ailenizin yanında şevkatten mahrum, milyonların arasında yanlız olmanızı hissettiren o duygu, cep telefonunuzdan yayılan sinyallerden ya da kablosuz modeminizden yayılan dalgalardan başka birşey değildi belki. Sanallaşmıştı insan artık, kilometreler, dünyalar ötesi durduramıyordu artık. Bir duygusu hariç neredeyse bütün açlığını sanal yolla, uzaktan uzağa gidermeye başlamıştı insan. Sanal sex bunun en büyük örneğiydi. Herşeyi yapabiliyordu, gözünün görmediği, kulağının duymadığı da olsa, insan artık inanıyor, hissediyor, güvenebiliyordu. İnsanlığın aldığı bu derin yarık bir tek şeyi; aslında uzaktan uzağa beceremesede onu kaybetmeyi hiç bir zaman göze alamıyor, dünyanın dönmesi adına en büyük ihtiyacın bu olduğunu biliyor ve evet bazen bu sayıklamaları yaşıyordu, gözleri kapalıyken görebildiği, hissedebildiği tek şey tabi o duyguydu; sevgi.

Sevgili Umut Aydın`a uzaklardan sesleniyorum; 1 aydan tezi yok ”Everbody wants to rule the world” slogani ile bir 80s Party gerekiyor ki bu yasadagimiz ya da sadece yasadagimiz buyuk sehrin, essiz sokaklarinin, gecelerinin, isiklarinin, insanlarinin yuzlerindeki ifade bir anlam kazansin. Biz ”gericiler” her ne kadar gunun muzikleriyle kendimizi avutsakda senin dedigin gibi ”o sarki” duyuldugu anda zaman sanki yenilere inat yavasliyor, hatta nakaratlarda dans ederken durabiliyor…

Sabirla bekliyor, bisikletimle tirmanmaya devam ediyor; seni seviyoruz…

Fiko!

Bana bir masal anlat baba…

Hiç aşık olmamıştık henüz, ilerde karşımıza çıkacak pembe, büyük acılarımızdan habersiz tek derdimiz, okumak, okumak ve okumaktı… Annemin hayatım boyunca bütün film senaryoları ve gerçek hayatta dahil olmak üzere bir daha karşılaşamayacağım fedakârlıkları, gücü, bizi büyük tehlikelerden, büyük dertlerden, paranın dahi çözemeyeceği türlü türlü sorunlardan, bugünlere getiren çabaları sanki her annenin çocuğuna yaptıklarından fazlasını ifade etmiyordu o zamanlar küçük bakışlar için. 

İlkokuldan ortaokula geçmenin heyecanı bir yana, artık eşlik edebilecek olmak ayrı bir heyecan katıyordu küçük mutluluklarımıza… Elimize aldığımızda blok flütleri ile, ilk onun notalarını dokundurmaya çalışır, bunu yapabilmenin ne de büyük bir üstünlük olduğunu hissederdik. 10 dakikalık yürüme mesafesindeki okulu, yağmurda da, karda da, yazın kavuran sıcağında da 3-4 dakikada koşar, televizyonun başına geçerdik, sobanın başında annem patates közlerken. Elime flüdümü alır, her gün, her gün, her gün daha iyi çalabilmeye zorlardım kendimi. Hayatı kandırarak öğrendik biz, insan beyninin en önemli özelliğini çocuk yaşta kavrayıp, öğrenip, onunla oyun oynamaya başlamıştık… Süper Baba’dan sonra ders yapmak o kadar zevkli geliyordu ki, o kadar gururla ve hırsla o ödevleri tamamlayarak 21:00′de yatağımıza geçiyorduk.

Aradan neredeyse 15 sene geçti, biz onu hiç unutmadık, müziği, aikido’yu, Galatasaray Lisesi’ni sevdiren, komşuluğun inanılmaz sıcaklığını bir kez daha samimiyetle ortaya koyabilen gelmiş geçmiş en iyi, en sıcacık diziyi hiç unutmadık…

Şimdi ne komşuluk kaldı, ne aikido merakı, ne müzik, ne de o güzel Türkçe. 

En çok da biz severdik onu, en çok biz benimserdik…

Her doğumgünümde olduğu gibi, 22.sini de Beverley Craven dinleyerek geçirdim…

Ben bu konuda bir çok arkadaşıma uyarıda bulunuyordum; özellikle güzel olan kız arkadaşlarıma :) (her kadın güzeldir) velhasıl sık rastlanan olaylardan biri, basına yansımış… Egonuz, ortada olma içgüdünüz yüzünden ailenizin ya da sizin gereksiz yere canınız sıkılabilir, belki de yanabilir…

Kolejli Kıza Seks Tuzağı

İstanbul’da Fransızca eğitim veren özel bir koleji arayan kimliği meçhul bir kişi öğrencilerden B.Ö.’nün babasıyla görüşmek istediğini söyledi. Okul yönetimi tarafından meçhul kişinin bıraktığı telefon baba A.Ö.’ye iletildi. İşadamı kendisine verilen telefonu aradığında karşısına çıkan kişi elinde kızı B.Ö.’nün yer aldığı sevişme sahnelerinin bulunduğunu ve para vermezse bunları internette yayınlayacağını söyleyerek tehdit etti. Baba A.Ö.’nün hemen polisi araması üzerine zanlıyı yakalamak için operasyon başlatıldı.Randevu verildiGasp Büro Amirliği dedektifleri tarafından başlatılan soruşturmada baba A.Ö.’ye zanlıların kendisini aradığında parayı ödeyeceğini söylemesi istendi. Kendisinden isteneni yapan A.Ö. zanlılara para vermek için anlaştı. Randevu yerinde geniş güvenlik önlemleri alan polis parayı almaya gelen Timur T. ile A.K.’yi gözaltına aldı.Başkasının görüntüsüyle

Asayiş Şube Müdürlüğüne getirilerek sorgulanan zanlıların evinde bulunan bilgisayarda şantaj için hazırladıkları görüntüler ele geçirildi. Yapılan incelemede zanlıların önce okulun Internet sitesine girerek öğrencilerin arasından B.Ö.’nin resmini buldukları belirlendi. Daha sonra internette seks sitelerinde bu resme çok benzeyen bir başka kişinin sevişme sahnelerinin bulunduğu görüntüleri indiren zanlıların bu görüntüleri sanki B.Ö.’ye ait gibi şantaj amacıyla kullanmayı planladıkları belirlendi. Gasp Büro Amirliğinde verdikleri ifadelerinde şantaj iddialarını kabul etmeyen zanlılar Timur T. ile A.K. İstanbul Adliyesine gönderildi. Zanlılardan Timur T. tutuklanarak cezaevine gönderilirken diğer zanlı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Sandra’yı buraya koymadan başıma birşey gelseydi, heralde gözüm açık giderdim…

Gelmiş geçmiş en iyiler listemde ilk 10 içerisindeki 80s’e ait 3 şarkıdan birisi “Maria Magdalena!” Almanya’da 2004 senesinde yeniden sahneye çıkıyor Sandra ve tabii beklenen şarkı! Maria Magdalena… Üstelik tüm çekiciliği, dansı, 80′lerdeki kızların pembemsi ama hırçın duruşları, kesinlikle kendilerine has tarzları, hala Sandra’da bunların esintilerini rahatlıkla görebiliyoruz.

İşte karşınızda…
You need to a flashplayer enabled browser to view this YouTube video

Bu arada belki merak edersiniz; Maria Magdalena nedir? kimdir?

Maria Magdalena üzerinde neredeyse bizim Yalçın Küçük bile rivayette bulunacak, öyle sansasyonlu bir kişilikti… Kendisi recm edilmek üzereyken Hz. İsa tarafından kurtarılan bir fahişeydi vakti zamanında… Velhasıl Hz. İsa’nın onu kurtarabilmek için gözü dönmüş kalabalığa “İlk taşı hiç günah işlemeyeniniz atsın” demesi nasıl açıklanır, kelimeler yeter mi bilemiyorum…

73921.jpg

Hakkı Devrim geçen dün “dejavü” demiş. “Daha önceden görmüştüm ben bu filmi” sendromu diye de çevirebiliriz, Tam o histeyim.

Groundhog Day diye bir film vardı. Kendimi o filmdeymiş gibi hissediyorum. Salak saçma bir kasabaya haber yapmaya giden kendini beğenmiş bir hava durumu sunucusu yollar kardan kapandığı için ekibiyle beraber o gece o kasabada kalmak zorunda kalır ve sabah uyandığında fark eder ki dün sabaha uyanmıştır yine!

Ve bu yollar açılana kadar bir hafta (veya on gün veya bir ay. hatırlamıyorum şimdi) boyunca tekrarlanır. Her gün aynı sabaha uyanır.
Bana da 25 yıldır aynı sabaha uyanıyorum gibi geliyor. Üsküdar’da cumaları kapanan dükkanlar, din dersinde sınıfta namaz kılmalar, okullardaki mescitler, okula türbanı sokmaya çalışmalar, ramazanda kapanan lokantalar, sınırından alkol girmeyen taşra kentleri…
25 yıldır aynı haberler.

Haluk Şahin’in köşesinde bir kadın yana yakıla yakınıyor: Kızı şehrin en “elit” okulunda okuyormuş (en elit okulumuz hangisi acaba? Bu da ayrı bir merak konusu) din dersinde kızına şarap içmenin haram olduğu öğretilmiş, kızı da gelmiş akşam “hepiniz cehenneme gideceksiniz” demiş. Zira onlar tam o sırada belli ki bir Sarafin lüpletmekteymişler. (Sarafin benim fantezim) Gitmişler okula “çağdaş din eğitimi istiyoruz” demişler, (ne demekse?) “elit” okul o adamı kovmuş, yerine başka din hocası gelmiş. Aman tanrım o da aynı şeyi öğretmiyor muymuş? Üstelik de kendini savunuyormuş. Ülke nereye gidiyormuş.

Sayın Kenan Evren ve askeri darbemizin ennnnn güzel hediyelerinden biri olarak (paradoksa bak paradoksaaa!) din dersi 1982 yılından beri zorunlu bir ders ve 1982 yılından beri de evet aynen bunlar okutuluyor. Zira din dersi demek “dünya dinleri dersi” demek değil “İslam din dersi” demek. İslam din dersinde de şarabın günah olduğu söylenmeyecek de NE söyleyecek Allah aşkına?

Anlamadığım şey şu: Bugüne kadar, yani yaklaşık olarak 26 yıldır, neredeydiniz?

Geç doğurduğunuz çocuklarınız okula başlayınca mı ülke gerçekleri birden batmaya başladı?

Yıl 1985; benim ortaokul lisemde mescit VARDI! Yıl 1986; benim ortaokul lisemde cumaları namaz saati dersi terk etmek SERBESTTİ! Yıl 1987: Din dersi sözlüsünde başımı bağlayıp sıra üzerinde NAMAZ KILDIM! Yıl 1988: sınıfın azgınları beni aforoz etme hakkını ve gücünü GÖRDÜ. Yıl: 1989: Güya beni aforoz eden düdüklerin HEPSİ namazı niyazı bırakıp bildiğin normal Türk olarak hayatına devam etti.

O zaman Hürriyet gazetesinin ilgisi çekmiyordu bunlar. Uyuz taşra haberleriydi. Haber bile değildi. Ama 25 yıldır aynı lafı işitiyoruz: Ülke nereye gidiyor?

Ülke nereye gittiyse çoktan gitti aslında. Ama kaynar sudaki kurbağa gibiyiz. Ülke hâlâ başka yerlere de gidecek sanıyoruz.
Mesele de bu. Gitmemiş olduğumuzu sanan bir takım çokumutlular var. Hüsnükuruntulular. Wishfull Thinking’ciler.

Gittik çoktan. “Oraya” doğru gidiyoruz dediğiniz yerdeyiz. Yarın çoktan bugün. Malezya İran falan değil. Bildiğin Türkiye. Türkiye’nin iyi bir yerde olduğunu düşünen ve bunu kaybedecekleri için çok kaygılanan insanların hatası burada. Türkiye hiçbir zaman sandığınız gibi aydınlık, serbest, rahat, özgürlükçü bir yer değildi ki! Atatürk zamanında da değildi, İnönü zamanında da Menderes zamanında da..

Sadece sizler çok uzaktınız oralara. Tek fark: Uzaklar dibinize geldi. Bir taşralı olarak bunu derim, bunu bilirim.

Tuğçe Baran