Bir kitap okuyorum; kafatasımı açarak içeri giriyor,

Bir kitap okuyorum; koşarak uzaklaşıyorum buralardan,

Bir kitap okuyorum; paslı aşk kırıntılarının üzerine felsefi düşünceler serpiştiriyor,

Bir kitap okuyorum; açık kalp ameliyatı yapıyor,

Bir kitap okuyorum; beceriksizliğimi kaleme dökebileni keşfetmenin heyecanıyla,

Bir kitap okuyorum; dengelerin çıplak gözlerle değiştiğini görebilmenin metanetiyle,

ve bir kitap okuyorum; sadece O’nu en yakınımda hissederek.

bir aradayiz

Daha önce yazdığım gibi G.Washington University’de sergiledikleri gösterileri üzerine bahsetmiştim Allah Made Me Funny’den. Allah Made Me Funny ekibinden  en uzun sakallı ve bana göre en yeteneklisi olan Azhar ile yazışmalarımızda gelebilmeleri için uygun bi prodüktör, sponsor vs. konusunda kendilerine yardımcı olacağım. Bu sorun aşılırsa gelmelerinde bir sıkıntı kalmayacak ki kendileri de bunu çok istiyor.

Aslında, bunun için sizin önerileriniz de bize yardımcı olacaktır…

Teşekkürler.

Kahkahalar atarak okuyacağım bu kitabı sanırım… Eskiden ne de çok kullandığımız bir sözcüktü “surf”. İnternette surf yaparken rastladım kitaba, ancak ilk dikkatimi çeken tabi ki kapak resmi idi. Aramaya başladım ama Shaw’ı göremedim ki Shaw kadınlarla ilgili sayfalarca yazı yazıp, kadınlar hakkında tarihe geçmiş laflar etmiştir. Yine de kitabın alınıp okunmasında fayda var, belki içinde bahsettiğim kişi geçiyordur.

Okunması çok zevkli ve bir çırpıda biteceğini düşündüğüm bir kitap, özellikle Beethoven, Einstein ve Vivaldiyi oldukça merak ediyorum. Shaw’ı yeterince okumuştuk zira. Bitirince yorumlarımı da buraya yazıyor olacağım…

Son olarak madem aşktan söz ediyoruz; bana eskiden aşk nedir diye sorduklarında, “aşk mı?” diye gülüp geçerdim… Şimdilerde “aşk mı?” diye durup düşünüyorum, ama aşktan değil.

Belki de dünya üzerindeki en zeki insanlardan biri, belki de en zekisi… Ama bu onun bazı geri dönüşümler doğrultusunda saçmalamayacağı anlamına gelmiyor. Bunu da kanıtladı. Hawking, zekâsını geri dönüşüm olarak kullanıyor, yani bir olayın çözümü üzerine hemen yorumlarını değiştirmesi gerekiyor ve bu çözümlemeler sonunda bir bütün çözümleme ortaya çıkarıyor, işte tüm bu çalışmalar, yıllar boyu devam edince aslında herkesin farkında olmadan yaptığı sebeb-sonuç-yorum üçlüsü ile sona eriyor. Onun yaptıkları, sıradan birinin yaptıkları ile pek ilişki içinde olmayan türdendi ama herşeyin buluştuğu ortak bir zemin var. Hawking o zeminde değil.

Oysa daha iyisini yapabilirdi…

Aşağıda bahsettiğim haberin tamamı bulunuyor ve sonunda söylediği vahim söz… Klasik bir batılı bilim adamı özelliğini hiç kaybetmedi, kaybetmeyecek…

Hawking’den Kıyamet Senaryosu 

Evrenin ve zamanın arasındaki ilişkiyi anlattığı ve bir çok insanın evren ile ilgili daha derin düşünmesine neden olan “Zamanın Kısa Tarihi” adlı kitabın yazarı İngiliz fizikçi Prof. Stephen Hawking, açıklamalarıyla yine büyük ses getirdi. ALS adlı bir tür kemik erimesi hastalığı nedeniyle 1985’ten beri terkerlekli sandalyeye bağlı bulunan ve kendisi için üretilmiş özel bir bilgisayar programı sayesinde konuşan 65 yaşındaki bilimadamı, insanlığın dünyada bir geleceği olmadığını ve en yakın zamanda başka gezegenlerde koloniler kurması gerektiğini söyledi. Evren’deki başka galaksilerde ve gezegenlerde hayat bulunduğuna inandığını söyleyen Hawking, bunun için uzay yolculuklarının büyük önemi olduğunu belirtti. Kendisinin de bir gün uzaya gitmek istediğini söyleyen Hawking, “Tanrı’nın varlığına inanıyor musunuz” sorusuna da ilginç bir cevap verdi. Hawking, “ Evrenin bilim kurallarına göre hareket ettiğine ve var olduğuna inanıyorum. Bu kuralları Tanrı koymuş olabilir. Ancak bu kurallar değişmez Tanrı da bu kurallar içerisinde var olabilir” diye konuştu.

nisa3gununde

Bebek yine gözlerini ilk defa benimle açtı. Yakaladığım bu an biraz kalitesiz de olsa, Nisa büyüyüp burada kendini görünce kalitesiz olduğuna sevinecektir, süte olan açlığının ifadesi nedeniyle. Bebekler gözlerini açınca, etrafa nasıl baktıklarına dikkat edin. İçindeki inanılmaz zekânın ve keşif arzularının farkına varabilirseniz ne mutlu size.

Artık zaman biraz daha anlam kazandı Nisa sayesinde, artık biraz daha mutluluk var, biraz daha saflık.

Ne güzel tesadüflerle yaşıyoruz… Az önce bir haber aldım, Meclisin 4/3 ünün oyuyla kabul edilmiş bir karar Anayasa Mahkemesine muhalefet tarafından açılan bir dava ile durdurulmuş.

Bana sorarsanız bu karar ne olursa olsun, eğer halkın seçtiği ve oraya getirdiği bir iktidarın aldığı karar ise kesinlikle kabul edilmelidir eğer adalete, demokrasiye ve insan haklarına inancınız varsa tabi.

Belli bir siyasi görüşüm olmamasına rağmen bu kararın kesinlikle siyasi bir görüş niteliğinde olduğu açıkca ortada zira gerekçe olarak T.C.’nin laik bir devlet olduğuna işaret ediliyor. Evet, zaten tezatta burada, laiklik gereği öngörülen yasanın kesinlikle ve şüphesiz kabul edilmesi gerekiyordu. Laiklik o yasanın geçmesi sayesinde korunmaya devam edecekti ama yasayı kabul ettirmeyerek bir kez daha laikliği tartışmaya, bir kez daha ortalığı karıştırmaya, bir kez daha bu ülkedeki milyonlarca öğrenciye eziyet etmeye ve bir kez daha Atatürk’e ihanet etmeye devam ettiler.

Laiklik, bir ülkede yaşayan tüm vatandaşların, dini ya da mezhebi ne olursa olsun tüm kamu haklarından eşit şekilde yararlanabilmesidir. Laiklik din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak cümlesi de zaten buradan gelmektedir. Laiklik tüm dinlere eşit yaklaşmaktır.

Bunun en iyi örneğini bilinenin aksine Osmanlı Devleti uygulamıştır...

Uzun zaman sonra “Forever Young” ile “O şarkı”yı yakaladım ve şu dakikalarda herşeyi bırakıp 15 dakika boyunca dinlemeye başladım bile. Forever young’ı ilk ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum ancak o zamandan beri çok çok farklı bir yeri oldu, yüklerimi alıp çook uzaklara götürüyor her seferinde sağolsun. Zira 80s dinlememizin en büyük etkeni de bu sanırım, biz 80lerde yaşadığımızı bir kez daha anıyor, tadıyoruz. Bunun şehvetini kesinlikle başka diyarlarda aramaya gerek yok. Aşağıda bahsettiğim şarkının klibi mevcut.

http://www.dailymotion.com/relevance/search/forever%2Byoung/video/xgk7y_alphaville-forever-young_music

Yaz gelirken tüm planlarımı, aktivitelerimi ertelemek zorunda kaldım, okuduklarımın mı etkisinde kaldım ya da ne oldu bilemiyorum şimdilik ama uzun bi’ süre hiç birşey yapmak istemiyorum, tek yapmak istediğim işten çıktıktan sonra kendime vakit ayırabilmek hepsi bu. Yaz gelirken şimdilik tek planım bu! Zira derslerimin yoğunluğu benim için en üst seviyelerde ve uzun uzun boş vakit geçirmem gerekiyor; klasik ders çalışma motivasyonum açısından. 3 ay sonrasında bir kabus yaşamak istemiyorum. Aslında ona da hazırlıklıyım.

 dsc_1612.JPG

Uzun bir bekleyişin ardından nihayet bebek dünyaya geldi… İlk gülüşünü benim sayemde gösterdi, ilk somurtuşunu da sanırım. İlk güzel fotoğrafını da şahsım çekti.

Tamam! Korkmuyorum…

Uzun süredir ifadesini beklediğim Başak sonunda merakımı giderdi ve beceriksizliğini ortaya koydu. Bilkent Üniversitesinde okuyan ve bir akşam tartıştığı annesini boğazından keserek öldüren Başaktan bahsediyorum. Onu anlayabiliyorum, annesini boğazından kesip öldürmesi, yaşadığımız bu dünyada artık normal bir durum olarak karşılanabilir. En azından hassas insanlar dışında, biraz da psikoloji ile ilgileniyorsanız, bu oldukça normaldir.

Başak çok beceriksizdi, annesini hayalindeki arkadaşının öldürdüğünü, ona engel olamadığını ve bu arkadaşının kendisini cezalandırdığından bahsetti mahkemede. Duyduğu hakaretler karşısında artık dayanamadığını ve bu işi yapmaya karar verdiğinde, annesinin yanında bu “hayal arkadaşını” gördüğünü ve yine onu cezalandırmak için annesini öldürdüğünü, kendisinin de rahatlamak istediği için ona bıçak verdiğini ancak boğazını kesmeye cesaret edemediğinden bahsediyor.

Öncelikle Başakcım klişelerin aksine tavsiyem; biraz Amerikan Filmi izlemiş olsaydın keşke, özellikle “Primal Fear” kesinlikle yeni çekilen bir film olsaydı senden esinlenecekti. Başröldeki Edward Norton’un çaylak dönemlerinde inanılmaz bir iş çıkardığı ve şizofren rolünü oynadığı Türkçe adı ile “İlk Korku” gerçekten bir şaheser. İlginçtir ki Başak’ın hikayesi anlatılıyor bu filmde, sadece Roy(E.N.) annesi yerine Piskoposu öldürüyor ve yine keserek… Tabi Başak hiç bir zaman ne Edward ne de Roy olamayacağı için, ne avukatını ne babasını ne de polisi kandırabiliyor, aksine birilerinden öğüt alarak şizofrenik ifadeler veriyor, trajikomik tarafı da öğüt verenler kızı iyice rezil ediyorlar. Şizofreniden bi haber oldukları açıkca ortada, şizofreniler kendilerinin farkına varamazlar, Başak’ın hayal arkadaşım dediği şahsı görmesi imkansızdır. Öyle olsa zaten şizofreni olmazsın ama bunu amatörce kızın aklına sokarak akılları sıra yardım etmeye çalışan yakınları vaziyeti daha da batırdılar. Oysa Başak’ın tek yapması gereken, babası, tüm tanıdıkları ve avukatı dahil herkese karşı şizofreniyi oynamasıydı(tabi burada kötü senaryodan bahsediyoruz.).

Tüm bu acemi yalanların arkadasında tüylerimi diken diken eden ve bu olayın zaten özel bir yeri olması açısından bir kez daha endişelenmeme sebeb olan ifade aslında ölmeden önce annesinden gelmişti! Başakın söyledikleri zaten benim için şaşırtıcı değildi, ama annesinin bir cümlesi aklımı başımdan aldı. Bazen ipuçlarını yakaladığım anda beynim duracak gibi oluyor, birden resimler birleşiyor ve çizgi film başlıyor, saniye biriminin altında yüzlerce şey aklıma gelebiliyor, neticede aniden kendimi 2 sene öncesine buldum…

Tanığın, Başak’ın annesinin ağzından anlattığı ifadesi şöyleydi.

“Bir gün bana Başak’ın boğazını sıktığını, kızının çok güçlü olduğunu söyledi. Bu olaydan sonra odasının kapısını kilitlemeye başlamıştı. ‘Başıma bir kaza gelip ölsem de kızım anne katili olmasa’ diyordu”

Ben de “Aman Allahım! diyorum. Sadece “Aman Allahım!

İzlediniz mi bilmiyorum ama dün gece CNN Türk’de George Washington Üniversitesinden yayınlanan “Allah Made Me Funny” oldukça ilgi çekiciydi. Nihayet bizim de dikkatimizi çekebilmişler ki Mithat Bereket bu olaya el atmış. Özellikle mizahın en ince noktalarını yakalamayı başarmış Müslüman Amerikalı bir ekip tarafından stand-up olarak kapalı gişe oynayan bu şov tüm dünyadaki “Müslüman Teröristtir” yanılgısını yıkmaya yönelik. Özellikle Amerikada 11 Eylül sonrası oluşturulan bu kamuoyu nedeniyle gerek Amerikada yaşayan gerekse dünya üzerindeki tüm müslümanlar ki biz de bunlara dahiliz, oldukça zorluklar yaşamıştır. Azhar ve arkadaşları terörizm ile islamiyetin nasıl ayrı noktalar olduğunu ya da böyle bir kanıyı Amerikanın yani kendilerinin 11 Eylül ile oluşturduklarını çok güzel bir dille ortaya koyuyor, son zamanlarda TV’de izlediğim en iyi programdı diyebilirim.

İslamiyeti bir din adamının başka dinlere mensup insanlara anlatabilmesi oldukça zor olabilir, her müslüman kendi dinini doğru şekilde yansıtmıyor ya da yaşayamıyor yani örnek olamıyor olabilir. Bu açıdan iletişim kalıbı oldukça önemli bir mevzu ve bu noktada kesinlikle Azhar Usman ve arkadaşları oldukça başarılılar. Bazen Kuran’dan ayetler okuyor, S.A.V. hakkında çok hoş şeylerden bahsediyor(Örnek: CHP Milletvekili Önder Sav), onu överek gerçekten özlemle anmanıza neden olabiliyor ama bu kimsenin önyargısı açısından sorun teşkil etmiyor çünkü insanlar tema olarak mizahı görüyorlar, arkasında islamiyet propagandası yatsa da bu süper bir fikir.

Onları en kısa zamanda Türkiye’ye bekliyoruz ki kendisini çoktan davet ettim bile.

Büyüdükçe, kamudaki güç odaklarının, kamuoyunu yönlendiren gizli ellerin, belli makam mevkilerde yaşananların daha da farkına varabiliyor insan… Sonradan da olsa.

Küçükken öğütlenenler ya da hala anlatılanlar arasında pek fark yok, ama öğütleyenler aynı; “oğlum bu millet ne zaman zora düşse, elbet bir kurtarıcı yaratır kendine, elbet ruhunu temsil edecek biri çıkar ortaya, bu yüzyıllardır böyleydi ve böyle olmaya devam ediyor…”

Son günlerde yaşanan ve bu milletin gücünü her seferinde ortaya koymasını sağlayan olayları ilgiyle, merakla, umutla izliyorum. Gerçekten ama gerçekten dünyadaki bütün milletlerden bir farkımız olduğu ortada.

Bugüne kadar milletlerin varoluş mücadeleleri belli kavramlar üzerinden devam ediyordu, bu kavramları soyut ve somut olarak 2ye ayırabiliriz. Tüm bunların arasında biri var ki bugüne kadar hep, hep ve hep merkezde durandır, bizimle oyun oynayanların varlarıyla, yoklarıyla tek dertleri çekirdeğimize, kernelimize saldırmaktı başka birşey değil. Böyle olmaya da devam ediyor… Türk milletinin bir aile kavramı vardır ve bu yüzyıllardır kültürüyle, medeniyetiyle süregelmektedir, bu ruhun en önemli tohumları ile oynandığı ya da terkedildiği takdirde ortada ne aile kalır ne kültür ne de Türk… Eskiden olduğu gibi değil artık hiçbir şey, ailelerin çocukları ile aralarında sanki bir asırlık kültür, anlayış farkı mevcut, tabi bunu olumlu bir fark olarak nitelemiyorum. Bu fark tıpkı ekonomideki gibi açılmaya devam ederse fazla yolumuz yok gibi gidecek, tek endişem bu. Aileyi korumak kollamak, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, aile yemekleri, düzenli sosyal birliktelikler ve akrabaları ziyaret! Bol bol! Bol Bol!