Tamam! Korkmuyorum…

Uzun süredir ifadesini beklediğim Başak sonunda merakımı giderdi ve beceriksizliğini ortaya koydu. Bilkent Üniversitesinde okuyan ve bir akşam tartıştığı annesini boğazından keserek öldüren Başaktan bahsediyorum. Onu anlayabiliyorum, annesini boğazından kesip öldürmesi, yaşadığımız bu dünyada artık normal bir durum olarak karşılanabilir. En azından hassas insanlar dışında, biraz da psikoloji ile ilgileniyorsanız, bu oldukça normaldir.

Başak çok beceriksizdi, annesini hayalindeki arkadaşının öldürdüğünü, ona engel olamadığını ve bu arkadaşının kendisini cezalandırdığından bahsetti mahkemede. Duyduğu hakaretler karşısında artık dayanamadığını ve bu işi yapmaya karar verdiğinde, annesinin yanında bu “hayal arkadaşını” gördüğünü ve yine onu cezalandırmak için annesini öldürdüğünü, kendisinin de rahatlamak istediği için ona bıçak verdiğini ancak boğazını kesmeye cesaret edemediğinden bahsediyor.

Öncelikle Başakcım klişelerin aksine tavsiyem; biraz Amerikan Filmi izlemiş olsaydın keşke, özellikle “Primal Fear” kesinlikle yeni çekilen bir film olsaydı senden esinlenecekti. Başröldeki Edward Norton’un çaylak dönemlerinde inanılmaz bir iş çıkardığı ve şizofren rolünü oynadığı Türkçe adı ile “İlk Korku” gerçekten bir şaheser. İlginçtir ki Başak’ın hikayesi anlatılıyor bu filmde, sadece Roy(E.N.) annesi yerine Piskoposu öldürüyor ve yine keserek… Tabi Başak hiç bir zaman ne Edward ne de Roy olamayacağı için, ne avukatını ne babasını ne de polisi kandırabiliyor, aksine birilerinden öğüt alarak şizofrenik ifadeler veriyor, trajikomik tarafı da öğüt verenler kızı iyice rezil ediyorlar. Şizofreniden bi haber oldukları açıkca ortada, şizofreniler kendilerinin farkına varamazlar, Başak’ın hayal arkadaşım dediği şahsı görmesi imkansızdır. Öyle olsa zaten şizofreni olmazsın ama bunu amatörce kızın aklına sokarak akılları sıra yardım etmeye çalışan yakınları vaziyeti daha da batırdılar. Oysa Başak’ın tek yapması gereken, babası, tüm tanıdıkları ve avukatı dahil herkese karşı şizofreniyi oynamasıydı(tabi burada kötü senaryodan bahsediyoruz.).

Tüm bu acemi yalanların arkadasında tüylerimi diken diken eden ve bu olayın zaten özel bir yeri olması açısından bir kez daha endişelenmeme sebeb olan ifade aslında ölmeden önce annesinden gelmişti! Başakın söyledikleri zaten benim için şaşırtıcı değildi, ama annesinin bir cümlesi aklımı başımdan aldı. Bazen ipuçlarını yakaladığım anda beynim duracak gibi oluyor, birden resimler birleşiyor ve çizgi film başlıyor, saniye biriminin altında yüzlerce şey aklıma gelebiliyor, neticede aniden kendimi 2 sene öncesine buldum…

Tanığın, Başak’ın annesinin ağzından anlattığı ifadesi şöyleydi.

“Bir gün bana Başak’ın boğazını sıktığını, kızının çok güçlü olduğunu söyledi. Bu olaydan sonra odasının kapısını kilitlemeye başlamıştı. ‘Başıma bir kaza gelip ölsem de kızım anne katili olmasa’ diyordu”

Ben de “Aman Allahım! diyorum. Sadece “Aman Allahım!

İzlediniz mi bilmiyorum ama dün gece CNN Türk’de George Washington Üniversitesinden yayınlanan “Allah Made Me Funny” oldukça ilgi çekiciydi. Nihayet bizim de dikkatimizi çekebilmişler ki Mithat Bereket bu olaya el atmış. Özellikle mizahın en ince noktalarını yakalamayı başarmış Müslüman Amerikalı bir ekip tarafından stand-up olarak kapalı gişe oynayan bu şov tüm dünyadaki “Müslüman Teröristtir” yanılgısını yıkmaya yönelik. Özellikle Amerikada 11 Eylül sonrası oluşturulan bu kamuoyu nedeniyle gerek Amerikada yaşayan gerekse dünya üzerindeki tüm müslümanlar ki biz de bunlara dahiliz, oldukça zorluklar yaşamıştır. Azhar ve arkadaşları terörizm ile islamiyetin nasıl ayrı noktalar olduğunu ya da böyle bir kanıyı Amerikanın yani kendilerinin 11 Eylül ile oluşturduklarını çok güzel bir dille ortaya koyuyor, son zamanlarda TV’de izlediğim en iyi programdı diyebilirim.

İslamiyeti bir din adamının başka dinlere mensup insanlara anlatabilmesi oldukça zor olabilir, her müslüman kendi dinini doğru şekilde yansıtmıyor ya da yaşayamıyor yani örnek olamıyor olabilir. Bu açıdan iletişim kalıbı oldukça önemli bir mevzu ve bu noktada kesinlikle Azhar Usman ve arkadaşları oldukça başarılılar. Bazen Kuran’dan ayetler okuyor, S.A.V. hakkında çok hoş şeylerden bahsediyor(Örnek: CHP Milletvekili Önder Sav), onu överek gerçekten özlemle anmanıza neden olabiliyor ama bu kimsenin önyargısı açısından sorun teşkil etmiyor çünkü insanlar tema olarak mizahı görüyorlar, arkasında islamiyet propagandası yatsa da bu süper bir fikir.

Onları en kısa zamanda Türkiye’ye bekliyoruz ki kendisini çoktan davet ettim bile.

Büyüdükçe, kamudaki güç odaklarının, kamuoyunu yönlendiren gizli ellerin, belli makam mevkilerde yaşananların daha da farkına varabiliyor insan… Sonradan da olsa.

Küçükken öğütlenenler ya da hala anlatılanlar arasında pek fark yok, ama öğütleyenler aynı; “oğlum bu millet ne zaman zora düşse, elbet bir kurtarıcı yaratır kendine, elbet ruhunu temsil edecek biri çıkar ortaya, bu yüzyıllardır böyleydi ve böyle olmaya devam ediyor…”

Son günlerde yaşanan ve bu milletin gücünü her seferinde ortaya koymasını sağlayan olayları ilgiyle, merakla, umutla izliyorum. Gerçekten ama gerçekten dünyadaki bütün milletlerden bir farkımız olduğu ortada.

Bugüne kadar milletlerin varoluş mücadeleleri belli kavramlar üzerinden devam ediyordu, bu kavramları soyut ve somut olarak 2ye ayırabiliriz. Tüm bunların arasında biri var ki bugüne kadar hep, hep ve hep merkezde durandır, bizimle oyun oynayanların varlarıyla, yoklarıyla tek dertleri çekirdeğimize, kernelimize saldırmaktı başka birşey değil. Böyle olmaya da devam ediyor… Türk milletinin bir aile kavramı vardır ve bu yüzyıllardır kültürüyle, medeniyetiyle süregelmektedir, bu ruhun en önemli tohumları ile oynandığı ya da terkedildiği takdirde ortada ne aile kalır ne kültür ne de Türk… Eskiden olduğu gibi değil artık hiçbir şey, ailelerin çocukları ile aralarında sanki bir asırlık kültür, anlayış farkı mevcut, tabi bunu olumlu bir fark olarak nitelemiyorum. Bu fark tıpkı ekonomideki gibi açılmaya devam ederse fazla yolumuz yok gibi gidecek, tek endişem bu. Aileyi korumak kollamak, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, aile yemekleri, düzenli sosyal birliktelikler ve akrabaları ziyaret! Bol bol! Bol Bol!

Geç kaldım, kabul ediyorum…

Çok uzun zaman olmasa da listemde en üst seviyelere çıkan nadir gruplardan King of Convenience, özellikle Misread ile başlayan heyecanlı yolculuk Know-How ile devam ediyor… Şu sıralar gece gündüz sınavlar ve projelerle ilgili aşırı bir motivasyona ihtiyacım var ve bunu en iyi Know-How ile giderebiliyorum, ama çok sık dinlediğim için kendime kızıyorum :) Eski bir VJ’in dediği gibi, en sevdiğiniz şarkıları dinlemeyin, onları rafa kaldırın ve orada bir süre bekletin ve aradan belli bir zaman geçince tek tek ama nadiren dinlemeye başlayın. Kesinlikle sık sık dinlemeyin demişti, haklıydı tabi.

Misread‘in klibini izlediniz mi bilmiyorum ama aşağıya sizin için koyuyorum… Bazen birileri sıradışı birşeyler yapar ve hiç beklenmedik şekilde etkilenirsiniz, çünkü beklenmedik şeyler ortaya koyar beklenmeyen oluşumlar… İşte Misread klibi de öyle birşey, uzun uzuun üzerinde düşünmenize sebep.

You need to a flashplayer enabled browser to view this YouTube video

Antonio Vivaldi… Hani 80s dinliyoruz ya, hani nostalji yapıyoruz… Bu başka birşey, bu başka bir zekâ, bu başka bir ilham… Çocuklara klasik müzik dinletmenin zekâyı geliştirdiğinden söz edilir; çocukların zekâsı yetişkin bir insanın zekâsından oldukça üstündür zaten ki çocuk o sırada müziği sadece duyarak dinler yani hissetmez, velhasıl kulak vermez… Yetişkin bir insan da kulak verse de o çocuğun duyduğu kadar hissedemez o ruhu zira bu sefer de zekâ ve algılama ile ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır :) Sadece biraz çocuklaşın.

Seneler, aylar, günler ve saatlere göre müzik tarzım değişiyor, hatta dakikalara göre bile zira hızlı ve değişken bir yaşamınız varsa (tabi işiniz dışında) dakikaları bırakın, saniyelerle bile senelerin tecrübesini yakalayabiliyorsunuz bazen… Keyfim yerinde, gururlu vakitlerdeysem bir başarının ardından Les Quatre Saisons’dan L’Hiver - Allegro inanılmazdır… Hastaysam, yorulduysam, ruhumun bir güce ihtiyacı varsa L’Été - Presto’dan iyisi bulunmaz… ve kendimi bir şef gibi hissediyorsam Concerto 2 Trompettes & Orchestre en Do Majeur - Allegro dur bütün olay… ve eğer üzgünsem, canım yandıysa Cordes en Sol mineur ile birlikte yine Les Quatre Sainson L’Hiver- Allegro beni dindirebilir…

Vivaldi ayrı bir dünyadır, uzaydadır belki de bu galakside bile değildir… Klasik müziği gerçekten seviyorsanız ya da bir zamanlar dinlemiştim tarzında yaklaşımlarınız mevcutsa hala Vivaldi aklınızı başınızdan alacaktır ancak onu çok ama çok iyi dinlemelisiniz, bir ilahi dinler gibi…

Gece bilmem kaça kadar evde otururken ben aşkdan 4 köşe güle durayım, O da notebook başında bunlarla uğraşsın, duyduğum en çaresiz tepkiler odayı kaplıyorken “ulen Microsoft alacağım sazı elime haaa” demesinde bile haksız değildi tabii…

Ancak şimdi ibreler tam tersini göstermekte (: Bütün bu yoğunluğun sebebini “operation in progress” özetlese de bizim için hiç bitmeyecek bir “operation in progress” çoktan tanımlanmış bile. Biz de onun üzerinde konfigürasyonla uğraşıyoruz işte, karşımıza çıkacak “error”un ne olacağını bilmeden düşüyoruz yollara Bam Teli misali :)

Moss 2007 ile ilgilenen geliştirici arkadaşlar ya da benim gibi sistem yönetimi tarafında olan arkadaşlar için aşağıda gerçekten işlerine yarayacak linkleri derledim

Moss ve WSS ile ilgili videolu anlatımlar mevcut…http://channel9.msdn.com/tags/Sharepoint 

Microsoft’dan offline bir eğitim. http://www.microsoft.com/downloads/details.aspx?FamilyId=7BB3A2A3-6A9F-49F4-84E8-FF3FB71046DF&displaylang=en 

Moss 2007 üzerine danışmanlık yapan Nick Kellett’ın blogu http://planetmoss.blogspot.com/

MS Sharepoint Team http://blogs.msdn.com/sharepoint/

Bazen kasırgalar istiyorum, bazen fırtınaları özlüyorum, bazen dünya kavrulsun istiyorum tüm günahlarıyla birlikte, bazen hiç ütopya özlemiyle yaşamasam da “belki bir gün” diyorum… Ama tüm vahşiliği ile insanoğlu yakıp yıkmaya devam ediyor.

-Neden kasırga kötü olsun ki?

-Çocuklar mı ölecek?

-Zaten ölüyor… Bakınız Afrika, bakınız Filistin.

-İnsanlar mı ölecek?

-Lafı mı olur? Amerika’nın en iyi yaptığı iş.

-İnsanlar sokakta, açlık içinde, sefalet mi yaşayacaklar?

-Açıkcası ya dünya gündeminden haberiniz yok ya da fazla iyimsersiniz… Bakınız Mynmar, bakınız yine Afrika, bakınız Amerika sokakları, bakınız yeni yeni yeniden alevlenen Lübnan…

Çocuklar ölmeye, zengin daha zengin, fakir daha fakir olmaya ve bu açı da olabildiğince açılmaya devam ediyor, farkında değiliz ama bizim sonumuz bu açı; bu açının içinde kaybolup gideceğiz… hayır hayır ne komunist ideolojilerim mevcut ne sosyalistim ne de “halkların kardeşliği” narâları atacağım… Biraz daha önseziliyim, biraz daha hissederek yaşıyorum hepsi o.

Amy ile ilgili 3. yazım ve nerdeyse hepsinde de endişeleniyordum onun adına ve olan oldu… Uyuşturucu bulundurmaktan Londra Polisi tarafından tutuklandı. Açıkcası üzücü bir haber olmasıyla beraber birazda sevindirici zira bayan “doz” pek uslu duracağa benzemiyor…