Fiko!

Bana bir masal anlat baba…

Hiç aşık olmamıştık henüz, ilerde karşımıza çıkacak pembe, büyük acılarımızdan habersiz tek derdimiz, okumak, okumak ve okumaktı… Annemin hayatım boyunca bütün film senaryoları ve gerçek hayatta dahil olmak üzere bir daha karşılaşamayacağım fedakârlıkları, gücü, bizi büyük tehlikelerden, büyük dertlerden, paranın dahi çözemeyeceği türlü türlü sorunlardan, bugünlere getiren çabaları sanki her annenin çocuğuna yaptıklarından fazlasını ifade etmiyordu o zamanlar küçük bakışlar için. 

İlkokuldan ortaokula geçmenin heyecanı bir yana, artık eşlik edebilecek olmak ayrı bir heyecan katıyordu küçük mutluluklarımıza… Elimize aldığımızda blok flütleri ile, ilk onun notalarını dokundurmaya çalışır, bunu yapabilmenin ne de büyük bir üstünlük olduğunu hissederdik. 10 dakikalık yürüme mesafesindeki okulu, yağmurda da, karda da, yazın kavuran sıcağında da 3-4 dakikada koşar, televizyonun başına geçerdik, sobanın başında annem patates közlerken. Elime flüdümü alır, her gün, her gün, her gün daha iyi çalabilmeye zorlardım kendimi. Hayatı kandırarak öğrendik biz, insan beyninin en önemli özelliğini çocuk yaşta kavrayıp, öğrenip, onunla oyun oynamaya başlamıştık… Süper Baba’dan sonra ders yapmak o kadar zevkli geliyordu ki, o kadar gururla ve hırsla o ödevleri tamamlayarak 21:00′de yatağımıza geçiyorduk.

Aradan neredeyse 15 sene geçti, biz onu hiç unutmadık, müziği, aikido’yu, Galatasaray Lisesi’ni sevdiren, komşuluğun inanılmaz sıcaklığını bir kez daha samimiyetle ortaya koyabilen gelmiş geçmiş en iyi, en sıcacık diziyi hiç unutmadık…

Şimdi ne komşuluk kaldı, ne aikido merakı, ne müzik, ne de o güzel Türkçe. 

En çok da biz severdik onu, en çok biz benimserdik…

Trackback

no comment untill now

Add your comment now