Salı, Temmuz 1st, 2008
Yazmayacaktım ama…
Bu başlıkta aylar önce bir yazı yazmıştım…
“Fire in the hole”… ve gerçekten kaçma zamanı Terrorist Team için ve bunun ilk örneğini Turhan Çömez gösteriyor… AntiTerror’ün yaptığı baskınlarda hiçbir yerde bulunamamış…
Tüm beklentilerim, tüm soru işaretleri bir bir yerini buluyor.
Gözaltına alınanlarda kendilerini ele vermekten geri durmuyorlar zira bunun en iyi örneğini “ben generalim bana dokunamazsınız” sözünde görebiliyoruz.
Son olarak Hyatt Regency’de bir davet üzerine yemekteyken Turhan Çömez de oradaydı…
Her zaman endişeli, arkasını kollayan tavırlar sergiliyordu. Pek fazla uzun sürmedi bu endişeleri…
Share on Facebook
Salı, Haziran 17th, 2008
Kimi insanlar vardır ciddi olacağım diye asık suratla yaşarlar. Gülmemenin, espri yapmamanın kendilerne ciddiyet kattığına ve bu şekilde sözlerinin daha muktedir olduğuna inanırlar. Bu inanç en çok da okullarda ortaya çıkar. Öğretmenlerin sürekli güldüğü kaç okul, eğlenirken ders anlatan kaç öğretmen vardır acaba?
Sabahları erkenden yataktan kalkıp okul formasını giymek ve sonar okula gidip sıraya girmek işkencesine yıllarca katlananlar vardır. Soğuk sınıflara giderken kantinden gelen donmuş yağ kokusudur size ilk merhaba diyen bazen de.
Okulun verebileceği eğitimi hatta daha fazlasını kendi başına öğrenen ve hayata gülümseyen kişiler bu yüzden merak konusu olurlar. Zaten bu tür insanlar genelde okul eğitiminde başarısız ama hayatta belli noktaya gelmiş kişilerdir. Bu grubun en bilineni, en çok gülümseteni ve en düşündüreni hiç kuşkusuz George Bernard Shaw’dur!
Her daim hayata gülümseyen bu koca dev, Dublin’de 26 Temmuz 1856’da doğmuştu. Birbirlerine akraba oldukları bilinen ama bunun ötesine geçilmeyen evlerden birinde hayata başlamış, bu hayatın ilk yıllarında sadece düşlerinde gülümseyebilmişti. Evin üç çocuğunun en küçüğüydü. Annesiyle babası anlaşamıyordu ve bir zaman sonar annesi Elizabeth evden ayrılıp müzik hocası olan George Vandeleur Lee ile Londra’ya gitti. Bu gidiş tam da Bernard’ın on altıncı doğum gününe denk geliyordu.
İki kız kardeşinin annesiyle gitmesine rağmen o babasıyla kaldı. Okul hayatında başarılı olamamıştı. Gittiği okullardan memnun olmaya ya da oradakileri memnun edemeyen Bernard bir emlakçının yanında işe başladı. Okul hayatında başarılı olamamıştı ama iş hayatı ona göreydi. Belki çok iyi bir iş adamı da olurdu. Ne var ki 1876 yılında kız kardeşlerinin ufağı Elinor ölünce annesinin yanına gitti.
Daha sonra bu gidişini “İngilizler İrlanda’yı fethetmişti. Yapılacak tek şey gelip İngiltere’yi fethetmekti” diye açıklayacaktı. Kendini hiçbir zaman İngiliz görmeyen Bernard burada üç yıl boyunca “British Museum”da ailenin kendisine sağladığı haftalık bir pound harçlıkla okuma salonlarından çıkmadı. Eğitimini kendi başına alıyordu ve bundan çok mutluydu. Zaten ömrü boyunca okulların gereksiz olduğunu savunacaktı. Ne yazık ki bbu büyük adamın düşüncelerini dinlemeyi seven kimse okullara karşı çıkmayacak ve her nesil mecburi bir şekilde o soğuk koridorlarda hayatlarının en güzel yıllarını heba edecekti.
British Museum’da okumalarını yaparken Vandeleur Lee adını kullanarak müzik eleştirileri yazmaya başladı. 1876’da The Hornet’de başlamıştı müzik eleştirmenliğine ve iki yıl sonra Toyluk isimli ilk kitabını yazmıştı. Bu ve daha sonra yazacağı dört kitabı yayımlatmayı başaramadı.
Annesinin şan dersleri ve müzik dolu bir ortamda yetişmenin getirdiği birikim sayesinde dönemin en iyi müzik eleştirmeni olarak görülüyor, eleştirilerinde keskin zekasının da izleri belli oluyordu. Eric Bentley, W.H. Auden gibi bir grup müzisyen içinse o gelmiş, geçmiş en iyi müzik eleştirmeniydi…
Share on Facebook